• Davutoğlu: Kimse seçim dışında iktidar değişimini aklından geçirmesin

    Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Davutoğlu, “Türkiye’de hiç kimse seçim dışında bir iktidar değişimini aklından ucundan geçirmemelidir. Böylesi bir ihtimali dile getirmek dahi iktidar eliyle yaratılan adaletsizliği, hukuksuzluğu onaylamak olur” dedi.

    Davutoğlu’nun açıklamalarından satır başları şu şekilde:

    “Yürütülen bu zorlu mücadelenin başarıyla devam etmesi için bir taraftan kriz sürecinin gerekliliklerine yoğunlaşmak diğer taraftan ise bu krizden elde edilen tecrübelerle yapısal tedbirler almak gerekmektedir.
    Covid 19 sonrası artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Sağlık çalışanlarının, güvenlik kaygısı olmaksızın doğrudan hizmete odaklanabilmesi ve koruyucu giysi, maske, gözlük yüz siperliği gibi ekipmanların, çalıştıkları ortama uygun nitelikte ve sayıda temin edilmesi bundan sonra süreklilik gerektirecektir.

    “AİLE SAĞLIĞI MERKEZLERİ YENİDEN YAPILANDIRILMALI”

    Önemli bir yapısal dönüşüm ise sağlık sisteminin basamakları ile ilgili olarak gerçekleştirilmelidir. Bu bağlamda yaşananlar sistematik bir yaklaşımın hem koruyucu tedbir hem de erken teşhis ve takip açısından Aile sağlık Merkezlerinden ve aile hekimliği yapılanmasından başlanması gerektiğini göstermiştir. Aile sağlık Merkezlerinin yeniden yapılandırılması bir zarurettir.

    Temel 1. Basamak sağlık hizmetlerinin sunulduğu Aile Sağlığı Merkezleri, hem hastaların ilk başvuru yeri hem de koruyucu sağlık hizmetlerinin sunulduğu birimlerdir. 2005 yılında pilot uygulamaları başlatılan 2010 yılında tüm Türkiye’de devreye sokulan başlayan Aile Hekimliği modeli maalesef son yıllarda ciddi yapısal sorunlarla karşı karşıya kalmıştır.

    “AİLE SAĞLIĞI MERKEZLERİNDE LABORATUVAR KURULMALI”

    Covid sürecinde alınması gereken tedbirler bağlamında ASM( Aile Sağlığı Merkezi) lerde COVİD şüpheli hastalar ile diğer hastalar mekan olarak ayrıştırtılmalıdır. Aktif olarak kullanılan randevu sisteminin dışında hasta kabulü engellenmeli ve bunun kamu spotları ile yetkili üst düzey mercilerce(sağlık bakanı, devlet başkanı v.b.) halka duyurulması sağlanmalıdır. Pandemi öncesi rutin yapılan çocuk ergen izlemeler pandemi bitimine kadar kaldırılmalı, sağlam çocuklar risk bölgesine getirtilmemelidir. Bu görev için okullara gezici ekipler oluşturulup yönlendirilmelidir. ASM lere devlet eliyle laboratuar kurularak tetkikleri yapılan hastaların aynı gün içinde işlemleri sonuçlandırılmalı ve git geller engellenmelidir. Laboratuvar için her asm ye bir laborant alımı yapılmalıdır. Aile hekimlerinin görevleri arasında olan ev ziyaretleri için yeterli ekipman sağlanmalıdır(koruyucu kıyafet v.b)

    “İKTİDAR MASKE DAĞITIMINI MASKE KRİZİNE ÇEVİRMİŞTİR”

    Maalesef iktidar bu gibi yapısal konulara çözüm getirmeyi bırakın maske dağıtımı gibi pratik yöntemlerle çözülebilecek konuları bile bir sorun yumağı haline getirmiş bulunmaktadır. Maske krizi mevcut iktidarın yönetim zaafını ortaya seren en güzel örneklerden biridir. İktidar, basit bir maske dağıtımını dahi başaramamış, maske dağıtımını maske krizine çevirmiştir. Defalarca dağıtım yöntemi ve adresi değiştirilmiş, başka aktörlerin milletimize maske dağıtması engellenmiş ancak maalesef bugüne kadar halen maske dağıtmayı başaramamıştır. Basit bir altyapı ile asgari bir yönetim becerisi ile çözülebilecek basit ama hayati bir mesele maalesef 2 aya yakın zamandır halen çözüme kavuşturulamamıştır. Maske krizi ucuz popülizm ile ciddi meseleler çözülemediğini, ülke yönetilemediğini bir kez daha göstermiştir.

    İktidar kendisi çözüm üretemediği gibi çözüm üreten iyi niyetli ve etkin teşebbüsleri de engellemektedir. Hayırseverlerin desteği ile il başkanlıklarımızca halkımıza ücretsiz maske dağıtılması bile engellenmektedir. Son olarak Cumartesi günü Bitlis’te ücretsiz maske dağıtan parti mensuplarımız gözaltına alınmıştır.

    Geçtiğimiz hafta yaptığım açıklamada şeffaf bir biçimde ve bütünlükçü bir yaklaşımla ele alınmadığı için Kısa Çalışma Ödeneğinden yararlanma hakkı kazanan çalışan sayısının “belirsiz” olduğunu söylemiştim. Bu açıklamamdan bir gün sonra, Sn. Cumhurbaşkanı yaptığı açıklamada 3 milyondan fazla çalışanın başvuru yaptığını ancak bunların yalnızca 1,3 milyonunun KÇÖ’ye hak kazandığını açıkladı.

    Hak kazanan çalışan sayısı İşsizlik Fonunun hali hazırda var olan ödemelerine, bugün itibariyle kriz nedeniyle en kötü ihtimalle 4,2milyar TL ek yük getirmekte. Yılın ilk 3 ayında gelir gider dengesinde sorun olmayan İşsizlik Fonu için 4,2 milyarlık yük oldukça düşük bir miktardır. Fonun bugün itibariyle 11 milyar TL’si mevduat, kalan 121 milyar TL’lik kısmı ise Devlet Tahvili olmak üzere toplam 132 milyar TL’lik varlığı vardır. Ancak İşsizlik Fonu bu denli düşük bir KÇÖ ödemesi için, ihtiyacının 5 katı olan “20, milyar TL’lik” Devlet Tahvilini TCMB’ye satmıştır.

    Covid salgının yıkıcı etkileri ile mücadele ettiğimiz bugünlerde bir de demokrasimiz açısından son derece yıkıcı bir darbe tartışması gündeme getirilmektedir.

    Partisi olarak tutumuzu yine açık ve nettir: Türkiye’de yeni bir darbeden, iktidar değişimi için seçim dışında herhangi bir seçenekten, “bir şekilden” bahseden her kim olursa demokrasinin düşmanı olduğunu ilan etmiş olur. Ülkemizin yaşadığı onca acı tecrübeden, dökülen kandan, kaybettiğimiz canlardan, kararan hayatlarımız ve kaybettiğimiz yılların ardından hiç kimse Türkiye’de seçim dışında bir iktidar değişimini aklının ucuna bile getirmemelidir.

    “DARBE İHTİMALİNİ İMA ETMEK HUKUKSUZLUKLARIN TAMAMINI ONAYLAMAKTIR”

    <><>

    öylesi bir ihtimali dillendirmek bugün demokrasimizin içine düştüğü içler acısı durumu daha da kötüleştirmek, Türkiye Cumhuriyeti demokrasisini bir tabuta koyup son çiviyi çakmaya kalkmaktır. Böylesi bir ihtimali ima etmek bugün ülkemizin iktidar eliyle içine sürüklendiği hukuksuzluğu, adaletsizliği, kanun tanımazlığı ve insan hakları ihlallerinin tamamını onaylamaktır.

    Türkiye’de seçim dışında iktidar değişimi talep edenlerin sonu hep hüsran olmuştur. Her seferinde kaybetmişlerdir. Çok geriye gitmeye gerek yok İstanbul seçimlerine yapılan hukuksuz müdahalenin sonunda seçim dışında, “bir şekilde”, kazanmaya çalışanların nasıl kaybettiklerini, milletin nasıl cezalarını kestiğini dün gibi hatırlamak yeterlidir.

    “ATEŞLE OYNUYORLAR”

    Bugün de dolaylı ve doğrudan darbe iması yapanlar da, bu tehdidi sürekli gündemde tutarak otoriter politikalarını meşrulaştırmaya çalışanlar da, demokrasimizin geleceği açısından ateşle oynamaktadırlar.

    “ERDOĞAN OTORİTER EĞİLİMLERİNİ MEŞRULAŞTIRMAYA ÇALIŞMAKTA”

    İktidar, AK Parti ve Sayın Erdoğan son dönemde bu tür gündem değiştirici söylemleri istismar otoriter eğilimlerini meşrulaştırmaya çalışmaktadır..
    Kah beş para etmez, akademik olarak çapsız, gazetecilik açısından yetersiz bir rapordaki yarım yamalak bir cümleden bütün ülkeyi darbe tehdidi ile ayağa kaldırıyorlar kah bir siyasetçinin sorumsuz ifadesinden bütün memleketin darbe tehdidi ile savaşması için kendi kendilerini oyalıyorlar
    Ülkemizi bir trol ülkesine, iktidarı bir propaganda şirketine çeviren bu durum gerçekten traji-komik manzaraların oluşmasına yol açıyor.

    “DARBE İHTİMALİ VARSA CUMHURBAŞKANI AÇIKLAMALI”

    Türkiye bir darbe tehlikesi ile karşı karşıya ise, birilerinin darbe yapma ihtimali, imkanı ile ilgili ciddi bir bilgi-duyum varsa Sayın Cumhurbaşkanı çıkıp bunu açıklamalıdır.

    Türkiye hala darbelerin yapılabileceği bir ülke ise bu darbeler iktidarın twitter kampanyalarıyla, çocuksu mesajlarıyla sanal alemde değil ülkenin başkenti Ankara’da ciddi bir şekilde meselelere eğilerek engellenebilir.
    Bu vesile ile şunu da vurgulamak isterim ki, Korona gerekçesiyle de olsa Sayın Cumhurbaşkanı’nın 45 gündür ülkenin başkentinden uzakta olması doğru değildir. Devletin kritik meseleleri siber güvenliğinden kimsenin emin olmadığı dijital ortamda yapılan toplantılarda değil, sosyal mesafeye dikkat ederek başkentte yüz yüze yapılan toplantılarda ele alınabilir.
    Öyle düşünmüyoruz ama Türkiye hala darbelerin yapılabileceği bir ülke ise bu darbeler tweet atarak değil Sayın Cumhurbaşkanının 45 gündür gitmediği ülkenin başkentine ivedi olarak dönmesiyle engellenebilir.
    Türkiye hala darbe tehdidi altındaysa, bu darbecilerle sosyal medya mesajlarıyla değil hukuk devletinin mekanizmalarını işleterek mücadele edilmelidir.

    “DARBE TEHDİDİ YOKSA ERDOĞAN NE YAPMAYI AMAÇLAMAKTA”

    Yok eğer bir gerçek darbe tehdidi yoksa; başta Sayın Erdoğan olmak üzere bütün iktidarın önde gelen isimleri ne yapmayı amaçlamaktadırlar?
    Bu ülke sosyal medya kampanyalarıyla değil devlet ciddiyetiyle yönetilebilir. Bu ülke reklam ajansı filmleriyle değil insanımızın ve ülkemizin gerçek gündemiyle dertlenilerek yönetilebilir.

    Şubat sonundan beri ülkemizin başındaki ağır musibetleri asgari düzeyde yönetmeyi beceremeyenler, daha da kötüsü önümüzdeki aylarda ortaya çıkan ağır faturayı ve zararı nasıl kontrol altına alacaklarını bilemeyenler gündemi manipüle etmek için olmadık yollara baş vuruyorlar.Ülkemiz bu kadar ciddiyetsizliği, liyakatsizliği ve sorumsuzluğu kaldıracak durumda değildir.

    “İKTİDAR MİLLETİ KORKUTMAK YERİNE KENDİ KORKULARIYLA YÜZLEŞMEKTE”

    İktidar bir an önce milleti korkutmaya çalışmak yerine kendi korkularıyla yüzleşmelidir. İktidar, ekonomik faturadan korkmaktadır, sorunlardan korkmaktadır, demokrasiden korkmaktadır, adaletten korkmaktadır, hepsinden daha önemlisi milletten korkmaktadır.

    Korktuğu için de liyakatin, adaletin, sağduyunun, demokrasinin ve farklılıkların seslerini bile duymak istememektedir. Darbeyle mücadelenin yolu daha çok hukuktur, daha çok demokrasidir, daha çok şeffaflıktır, daha güçlü sivil toplumdur, birbiriyle kardeşçe yaşayan insanlardan oluşan bir millet bilincidir. Fakat ne yazık ki iktidarın getirdiği noktada iktidar partisinin bazı yandaşları bir darbe ihtimalinde beline kaç takacağını, kaç kurşun sıkacağını, ne kadar kan dökeceğini, kimlerden nasıl intikam alacağını sıralamakta adeta bir yarışa girmektedir.

    Bakın buradan tüm yöneticileri ve aklı başında olanları uyarıyorum. Kendi iktidarınızı sağlama almak için bu tür şiddet yanlısı bir eğilimi beslerseniz bunun bedelini tüm ülke öder. Bu ülkede darbe gibi bir alçaklığa kalkışacak olanlar başlarına ne geleceğini 15 Temmuz’da gördü. Size düşen böyle bir ihtimali yapısal olarak ortadan kaldırmaktır. Şiddet ve sempatizanlığını beslemek değil.

    “1990’LARIN ALIŞKANLIKLARI TEKER TEKER ORTAYA ÇIKMAKTADIR”

    Son aylarda artan bir şekilde Sayın Cumhurbaşkanı’nın her vesile ile eski Türkiye olarak adlandırdığı 1990’ların alışkanlıkları teker teker ortaya çıkmaktadır. Önce başta külliye ve bakanlıklar olmak üzere kamu kurumlarında, iktidar çevrelerinde ve medyada kendilerini hissettiren eski Türkiye aktörleri ve 28 Şubat ideologları şimdi fütursuzca ülkeyi aslında kendilerinin yönettiklerini söylemektedirler.

    Demokratik ülkelerde ülkede kimlik sorunu sloganlarla ve dikte edici bir üslupla değil, ülke vatandaşlığı etrafında birleştirici, kapsayıcı ve kucaklayıcı bir yaklaşımla çözülür. Hiçbir slogan siyasi aidiyet bilincinden daha güçlü değildir. Siyasi aidiyet bilincinin temeli de rıza ilişkisine dayalı ortak vatandaşlık ve tarihdaşlık duygusudur. İnsanların doğal doğuştan veya seçtikleri kimlikler, ayrımsız ve eşit bir şekilde doğal halinde bırakılmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı asli ortak bağımızdır. Bu bağımızı koparmak ve zayıflatmak için geçmişte yeterince kötülük yapıldı. Artık buna dur deme zamanı geldi de geçti.

    İktidar Türkiye’nin ve Dünyanın içinde bulunduğu bu zor dönemlerde vatandaşlarımızın aidiyetlerini tartışmalı hala getirecek, demokratik olgunluktan uzak, hukuk devleti teamüllerine ve insan onuruna yakışmayan adımlardan kesinlikle uzak durmalıdır. Demokrasiler bir tehdit ile karşılaştığında çözüm yine demokrasinin kendisidir. Demokrasinin temel unsuru ise düşünce ve ifade özgürlüğüdür.

    Maalesef, kimi antidemokratik ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de varolan baskıcı uygulamalardan ötürü basın sektöründe bir varoluş kaygısı vardır.
    Ülkemiz, uzun bir süredir demokrasi, ifade hürriyeti ile insan hak ve özgürlükleri konusunda gerileme yaşarken, daha fazla demokrasi vadeden başkanlık sistemi aksi bir etki yaratmış ve sorun daha da derinleşmiştir.
    Ülkemizde maalesef, kamu kaynaklarını kullanılarak yandaş çevrelere aldırılan medya organları ile medya, hükümet bildirileri ve propagandasını yayınlayan birer araç haline getirmiştir. Bu mekanizmanın dışında kalıp gerçekleri yazma ve milletin sesini duyurma işlevini yürüten az sayıda basın emekçisi ise cezalandırılmaktadır. Soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalarla birlikte bir de RTÜK aracılığı ile de yüksek para cezaları ve kapatma kararları uygulamaktadır.