17 Ağustos 1999 Gölcük ve 12 Kasım 1999 Düzce depremleri sürecinden sivil toplum gönüllüsü olarak sonrası çalışmalara katkıda bulunmaya çalıştım. Yine o dönemde bazı gazetelerin “yorum” sayfalarına dışarıdan analizler yazıyordum. Aradan 20 yıl geçti.

O dönem Radikal ve Yeni Binyıl gazetelerinin yorum sayfalarındaki yazılarıma baktığımda aradan geçen 20 yılda çok az şeyin değiştiğini görmek beni şaşırttı.

Elbette arada hiç fark yok demek haksızlık olur. Zamanın ve koşulların getirdiği niteliksel farklar (olumlu ve olumsuz) elbette var ama ideolojik açıdan bir zihinsel süreklilik devam ediyor.

20 YIL ÖNCE YEREL YÖNETİMLERİN GÜÇLENDİRİLMESİ SAVUNULURKEN…

O dönem, demokrasinin güçlenmesi için merkezi yönetime karşı yerel yönetimlerin güçlendirilmesini savunurken; 20 yıl sonra bugün bu kez, yerel yönetimleri ülkede var olan otoriterleşmeye karşı ve siyasi alanının varlığını koruyup genişlemesi için fırsat olarak görüyoruz.

Bu açıdan bakıldığında niteliksel olarak demokrasi ve siyasal alanın daralmış olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

OTORİTER ZİHNİYETİN SÜREKLİLİĞİ

Demokrasi ve siyasal alanın daralmasını sağlayan ise bizatihi otoriter zihniyetin sürekliliğinden kaynaklanmaktadır.

Meşruiyetini devletten alan, toplumsal taleplerin yani siyasetin devletin tekelinde olduğu, homojen bir toplum varsayan, tekliğe inanmış bir siyasal anlayıştır otoriterlik. Buna göre devlet, toplum için her şeyin iyisini bilir. Türkiye’de devlet-toplum ilişkisi yerellikten değil merkeziyetçilik üzerine inşa edilmiştir. Bu durum, yeni yönetim sistemi ile daha da merkezi hale gelmiştir.

DEMOKRATİK KATILIM YÖNETİM ANLAYIŞI İÇİN TEHLİKE Mİ?

Bu zihniyet, yerelde katılımın önünü kestiği ölçüde, demokrasinin temel işlevini de ortadan kaldırmakta ve demokratik katılımı kendi yönetim anlayışına karşı tehlike olarak görmektedir.

Türkiye’de yerel yönetim deneyiminin var olduğu ama güçlü olmadığı bir ülke.

YEREL SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNDEN ÇOK MERKEZİ İDAREYİ TEMSİL ETMEK

Pek çok yerde , merkezi idarenin küçük prototipi olmaktan öteye gidemiyor. Bunu yerel yönetim uygulamalarından görüyoruz. Bu haliyle yerel yönetimler, yerel sorunların çözülmesinden çok merkezi idarenin temsilcisi olmayı önceliyorlar.

Yerel yönetimin, merkezi idarenin küçük prototipine dönüşmesi, yerel sorunların yerelde değil merkezden alınacak kararlarla çözülmesi beklenti ve pratiğini oluşturuyor.

Çözümün merkeze havale edildiği bir demokrasi deneyimi, yerel yönetimleri işlevsiz kıldığı ölçüde merkezi idarenin birer ideolojik aygıtına dönüşmesidir.

OTORİTER MERKEZİ İDARENİN HER ZAMAN ÇEKİNDİĞİ ŞEY

Ancak kabul etmemiz gereken gerçek şudur ki, merkezi idare ne kadar güçlü olursa olsun, eğilimi ne kadar güçlü olursa olsun her zaman çekindiği şey; farklı toplumsal taleplerin kamusal alanda birbiriyle konuşabilmesi, birlikte alternatif siyaset üretebilmesidir. Bunu önlemek için ise her daim toplum içinde kendiyle iş tutabilecek bir siyasal, kültürel ya da etnik bir kimliği bulur.

2017’deki anayasa referandumundan 2019’daki yerel seçimlere kadar olan süreçte AK Parti- iktidar blokuna karşı farklı adlarla ama ortak siyasal duruşla bir araya gelen muhalefet demokrasi ve siyasetin alanının korunması için önemli bir işlevi yerine getirmektedir. Ve önümüzdeki dönem de bu işlev, değerini koruyacaktır.

20 YILDA DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK

  • Geçtiğimiz hafta ’da yaşanan 5.8’lik deprem sonrasında ortaya çıkan tüm tartışmalar, merkezi idarenin sorumluluklarını yerine getirdiği gerçeği kadar, yereli de bu konuda işlevsiz bıraktığı gerçeğini bize göstermiştir.
  • Mesela deprem toplanma alanlarının büyük kısmı imara açılmış.
  • 20 yılda onlarca kez yapılan yapı denetimleri neredeyse boşa yapılmış.
  • Kamu binaları, okullar ve hastaneler hâlâ tehlike arz ediyor.
  • Depreme hazırlık için bilim insanlarının talep ettiği pek çok projeye destek verilmemiş.
  • Dahası ve acısı, deprem öncesi olduğu gibi sonrasında da merkezi yönetim, yerel yönetimleri karar süreçlerinin dışında tutmaya çalışmış ve buna devam ediyor.
  • Bunların çoğunluğu devletin sorumluluğunda olanlar. Üstelik bunları çoğaltmak mümkün.

ORTAYA ÇIKAN BU GERÇEKLERİN ÖZETİ…

Ancak ortaya çıkan bütün bu gerçeklerin özeti devletin, sadece yereli değil, yerel üzerinden her şeyi kontrol etmek istemesidir.

Evet devlet, toplumu kontrol etmek istiyor çünkü toplumdan, toplumsal farklılıklardan ve onların birlikte siyaset üretmesinden korkuyor.

Bunun en somut örneği, deprem sonrası koordinasyon toplantısında yerel yönetimi devre dışı bırakarak depremle mücadeleyi devlet tekeline almak istemesidir.

Bu bilinçli bir tercihtir.

BAŞARIDAN BAŞKA SEÇENEK YOK

Ancak gerek 31 Mart sonuçları, gerekse 23 Haziran’da yenilenen İstanbul seçimlerinde ortaya çıkan sonuç, yerel yönetimlerin, otoriterleşen merkezi yönetime ve onun Türkiye idealine itirazı ortaya koymuştur.

Bu aşamada, -MHP iktidar blokuna karşı eleştirel olanların farklı adlarla anılsa da muhalefette birleşmesi önemlidir. Çünkü 31 Mart ve 23 Haziran’da elde edilen başarı salt bir partinin değil, devlete karşı toplumun bir blok olarak başarısıdır. -MHP iktidar hegemonyasına itirazdır. Onların Türkiye’yi hapsetmek istediği toplumsal mühendisliğe itirazdır.

Bu açıdan yerel yönetimler sadece yerelin iktidarı değil aynı zamanda yerel üzerinden, merkezi idarenin denetimi için bir siyasallaşmanın aracıdır. O yüzden yerel yönetimlerde elde edilecek başarılar, merkezi idareye karşı sivil alanın, demokrasinin ve siyasal alanının genişlemesi anlamına gelecektir.

Ve bu açıdan yerel yönetimlerin neden ne olursa olsun başarısızlık şansı yoktur.

Ne diyordu Ekrem 31 Mart seçimleri öncesi; “İstanbul Ankara’dan yönetilmemelidir.”

Evet İstanbul, Ankara’dan değil İstanbul’dan ve İstanbulluların karar süreçlerine katılımıyla, onların kararlarıyla yönetilmelidir.